Kültür Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Simone Signoret – Yves Montand Kadın, Fransız sinemasının en anlamlı yüzü, adam Fransız müziğinin en etkileyici sesi. Kadın çok okuyan b...


Simone Signoret – Yves Montand
Kadın, Fransız sinemasının en anlamlı yüzü, adam Fransız müziğinin en etkileyici sesi. Kadın çok okuyan bir entelektüel, adam boksörlükten gelme, haylaz ve neşeli bir oyuncu, özel bir şarkıcı. Başka ilişkilerde uçurum yaratacak uyumsuzluklar onların güçlü aşklarıyla büyük bir uyuma döndü…

Grace Kelly – Prens Rainer Monaco Prensi Rainer’in, Hollywood prenseslerinden Grace Kelly ile aşkı, “evlilik aşkı öldürür” diyenlere ve ...


Grace Kelly – Prens Rainer
Monaco Prensi Rainer’in, Hollywood prenseslerinden Grace Kelly ile aşkı, “evlilik aşkı öldürür” diyenlere ve üç yaramaz çocuğa inat, hiç tükenmedi. Yirminci yüzyılın peri masallarından biri olarak, çeyrek asırdan uzun bir süre, yaşandı ve bitti. Masalın bittiği yer, Monaco – Fransa karayoluydu. Bu, aynı zamanda, Grace Kelly’nin bir zamanlar Cary Grant’la oynadığı bir filmde, rol icabı, deliler gibi araba kullandığı yoldu.

Rita Hayworth – Orson Welles Sinemanın dahi çocuğu Orson Welles ile Hollywood’un en ünlü kızıl dilberi Rita Hayworth arasındaki aşk bir ...


Rita Hayworth – Orson Welles
Sinemanın dahi çocuğu Orson Welles ile Hollywood’un en ünlü kızıl dilberi Rita Hayworth arasındaki aşk bir iddiayla başlamıştı. Orson, arkadaşları ile Rita’yı tavlayacağına dair iddiaya girmiş ve sonuçta hem 2.000 Doları hem de Rita’nın gönlünü kazanmıştı. Çocukça bir oyundan büyük bir aşk doğmuş gibiydi. Ama belli ki onlar birbirlerinin erişilmezliğine aşıktılar. 5 yılın ardından evliliklerini bitirdiklerinde kimse buna şaşmadı.

Marilyn Monroe ve Mösyö Montand’ın 17 Mayıs 1961 günü, Eyfel kulesinin o ünlü asansöründe baş başa geçirdikleri 24 dakikanın sırrı ...





Marilyn Monroe ve Mösyö Montand’ın 17 Mayıs 1961 günü, Eyfel kulesinin o ünlü asansöründe baş başa geçirdikleri 24 dakikanın sırrı nihayet çözülüyor. Büyük âşıkların ayaklarını yerden kesen bu gizemli maceranın detayları, Asansörcü Gaston’un hiçbir yerde yayınlanmamış günlükleriyle açığa çıkıyor.
Sahne: Eyfel Kulesi,  Tek başına bir Marilyn Monroe heykeli,   Marilyn ile Yves Montand’ı asansörde gösteren başka bir heykel,  Asansörcü Gaston heykeli, Üzerinde kumdan bir kum saati bulunan bir kum yığını
artist_impression
composition2İHTİRAS ASANSÖRÜ
William Kardashian Barcelona’nın aynı adlı eserinden
Çeviri: Cem Soydemir

Anlatıcı:   O La la ! Aşkların ve ışıkların şehri Paris. Tatlı yaramazlıkların kulesi Eyfel.
Ve hikayemiz geçmektedir Paris’te… Paris’in,  Eyfelinde…

Hanımlar Beyler ! Belki, gittiniz gördünüz; belki gördünüz, binmeden döndünüz...  Ama hepiniz bilirsiniz ki,  Eyfel Kulesi’nde vardır bir asansör, iner çıkar, iner çıkar... İnsanın ayaklarını yerden keser,  ruhunu bedeninden ayırır…

Bu asansörün bir de emektar asansörcüsü vardır. Mösyö Gaston derler adına. Paris onun ayaklarının altında paspas olur her gün. Ufaktır, tefektir amma, mağrurdur, gururludur, Çünkü o,  Paris’e tepeden bakan adamdır… Bonjour Mösyö Gaston.
ascensorista[1]

Bakmayın şimdi böyle heykel gibi durduğuna. Altmışlı yıllarda görecektiniz siz onu. Paris’in Paris olduğu günlerde görecektiniz. Sen nehri gibi kıvrıla kıvrıla, Şanzelize âlemlerine akarken görecektiniz. Behey be Gaston!

Dünyanın en ünlü asansöründe yıllarca bir heykel gibi sessiz sedasız, nefessiz kıpırtısız yaptı işini Mösyö Gaston.  Asansör yükselir, aşıklar Paris’in üzerinde kanatlanırken, Gaston da adeta buharlaşırdı. Kimseleri rahatsız etmeden, varlığını hissettirmeden, asansördeki köşesine çekilir, Paris manzarasının sessiz bir parçası oluverirdi.  Sevenler daha çok sevsin, sevilenler daha çok sevilsin diye… Büyüksün be Gaston!

Ve o sessiz sedasız, nefessiz kıpırtısız işini yapan Mösyö Gaston, Eyfel’in tepesine inip çıktığı yıllar boyunca yaşadıklarını tek tek defterine kaydetti. İşte şimdi anlatacağımız hikaye,  bu defterin fesleğen kokulu sayfalarının arasından çıkıp geldi huzurlarınıza.  Tamı tamına söylersek, defterin, 17 Mayıs 1961 günlü sayfasından…
Hikayemiz, annesinin “Norma Jean” diye seslendiği, dünyanın gelmiş geçmiş en ünlü sarışını ile  babasının “İvo Livi” diye çağırdığı, Fransa’nın en romantik şarkıcısının hikayesidir.

Hanımlar beyler; huzurlarınızda, yumuşacık, köpük gibi bir sarışın… Holywood’un ilahesi ve yazar Arthur Miller’ın sevgili karısı Marilyn Monroe…
Ve İtalya’dan kopup geldiği halde, “Paris’in sesi” olarak tanınan, yazar Simone Signoret’nin sevgili kocası, Yves  Montand…

Bonjour Madam Monroe…  Bonjour Mösyö Montand… Hayırlı işler Mösyö Gaston…

(Müzik yükselir, ikilinin ortak söyledikleri bir şarkı duyulur, ardından müzik fona geçer)

Sahi makarna sevmeyen var mı? İtalya’dan dünyaya yayılan bu nefis yiyeceğin pek çok türü ve markası var. Tazesi de makbul, hazırı da. Mak...


Sahi makarna sevmeyen var mı? İtalya’dan dünyaya yayılan bu nefis yiyeceğin pek çok türü ve markası var. Tazesi de makbul, hazırı da. Makarnanın kısa tarihini araştırayım dedim ve karşıma Senyör Barilla çıktı. İtalya’da son 100 yılın en popüler makarna markası Barilla’nın kurucusu.
Senyör Pietro Barilla,  1877 yılında Parma’da bir ekmek ve makarna fırını açmış. Parmalılara her sabah ev yapımı kalitesinde ekmekler, öğlenleri de makarnalar üretme derdine düşmüş. Tabii her evde muhteşem makarna şeflerinin yaşadığı makarnanın anavatanında böyle yüksek bir standart tutturmaya çalışmak kolay olmasa gerek. Zamanın İtalyan ev kadınlarının işini kolaylaştırmak gibi yüce bir amaca hizmet ettiğini düşünüyormuş.
Barilla’nın gerçek öyküsü ise Senyör Pietro’nun iki oğlu Riccardo ve Gualtiero’nun biraz büyüyüp işin başına geçmeleriyle başlıyor. Bugün hala bir aile şirketi olan Barilla’nın dördüncü kuşağı işin başında.
1910 yılında iki kardeş ilk Barilla fabrikasını kurarak işi büyütmeye koyulmuşlar. Yeni geliştirilmiş kesintisiz çalışan bir fırın sayesinde o zamanlar 80 işçi ile günde 8 ton makarna ve 2 ton ekmek üretiyorlarmış. Yani, Parma ve yöresinin tüm ihtiyacını karşılayacak kadar. Böylece Barilla ismi markalaşmış ve kaliteli makarna ile anılır olmuş. 1947 yılında Riccardo’nun iki oğlu Gianni ve Pietro işi çekip çeviriyormuş. Onlarda kendi kurdukları bir dağıtım ağıyla Barilla fabrikasının ürünlerini tüm İtalya’ya taşımaya soyunmuşlar.
Sonunda iki kardeş sadece makarnaya odaklanmaya kara vermişler ve 1952 yılında Barilla’nın ekmek ve fırın ürünleri üretimine son vermişler. 1969’da Parma’daki merkezlerinin yanına dünyanın en büyük makarna üretim fabrikasını kurmuşlar. Bu fabrikanın günlük makarna üretimi 1000 tonmuş.
Modern Dönemler
1970’lerde Barilla, hiselerin büyük çoğunluğunu satın alan ABD’li W.R. Grace şirketi tarafından yönetilmeye başlamış. Bu durum 1979’a kadar sürmüş, ta ki Pietro şirketi geri satın alana dek. O zamandan beri de aileye ait. Pietro’nun üç oğlu Guido, Luca ve Paolo Barilla 1993’de yönetimi babalarından devralmış. Şirketi hızla dünya çapında bir markaya dönüştürmeye koyulmuşlar. 2004’te Barilla Akademisi adını verdikleri bir proje başlatmışlar: İtalya’nın bölgesel yemek kültürünü benzersiz bir Dünya Mirası olarak korumak ve yaygınlaştırmak amacını taşıyan bu proje bugün hâlâ devam ediyor. Büyükbabalarının Parma’daki küçük dükkânından bugüne epey uzun bir yol kat etmişler, ama ailenin ilk günkü değerlerini korumaya devam ettiklerini söylüyorlar ve Barilla’yı dünyanın en güvenilen yiyecek üreticilerinden biri yapma görevini sürdürüyorlar.

Hiçbir şey hiçbir yerden başlamaz; son bulmaz da. Şu ünlü "Panta Rei", `her şeyin aktığı' deyişi gibi. Her şey sürekli bi...


Hiçbir şey hiçbir yerden başlamaz; son bulmaz da. Şu ünlü "Panta Rei", `her şeyin aktığı' deyişi gibi. Her şey sürekli bir akış, bir değişim içindedir. Ama değişmeyen bir şey var:  Değişkenliğin Sürekliliği.
          Harlem,
          The Black Gettho yazarı Kenneth Clark'ın demesiyle burası --bu kilise, meyhane ve zenci yuvası-- siyasal, kültürel, özellikle de ekonomik bir sömürge. Karalar içinse özel bir öneme sahip Harlem. Kara kültürün kendisini var etme savaşımında doldurulamaz bir yeri var. Öyküsü I. Dünya Savaşı sonrasında Kara halkın beyazlarla eşit haklar edinme, seslerini duyurabilme çabalarının kendilerini 1917'de Harlem Renaissance'da açığa vurmalarıyla başlar. Geleceğin sömürgesi Siyah entelektüel yaşamın da merkezidir artık. Zaman akar. Parıltılı günler geride kalmıştır. Kirişleri çökmüş bu yapının Kara sanatın, Kara kültürün yozlaştırılmasına karşı durabilecek bir kültürel birikime sahip olmasıysa yegane mirasıdır.

          Takvimler 1940 yılını gösterdiğinde Harlem, dört-bir yandan kaçıp gelen ve bu izbenin küçük kulüplerini kendilerine sığınak seçen, arayış içindeki müzisyenlerle dolup taşar. Yeni bir doğumun ilk sancılarıdır bunlar. Kara sanatçılar --biz sanatçı dedik ama halk gözünde çalgıcılardır-- özgürlüklerini ilan etme­leriyle Bebop ya da kısaca Bop denen yepyeni bir biçem ortaya çıkacaktır. Müzik uzamında hayat bulan bir kültürü sahiplenen Karaların, sanatsal ve toplumsal nedenlerle kurumlaşmış düşünce­nin ya da kültürel (yani, ahlaksal, dinsel, toplumsal, estetik) biçimlerin dışında kalan farklılıkları yadsıyan, biz-merkezcil kafa yapılarına tepkiselliklerinin ürünüdür Bebop. Bu da onun müzik açısından bir devrim olarak anılmasına neden olur. J.E. Berendt ise, The Jazz Book'da Bebop'un aynı noktaya yönelik, birbirinden habersiz çırpınışların bir sonucu olduğundan açar. Ama Karalar, hiç de Platon'un Devlet'indeki gibi bir estetik idealin bulunması peşinde değillerdir. Belki de çoğu Platon'dan bihaber olduğu için, ekonomik, toplumsal ve ruhsal baskılara başkaldırarak, bunlara direnerek kendilerini var ederler müziğin arenasında.
          40'lı yıllara değin Karalara ait bir estetik anlayışın yokluğundan dem vurmak elbette güç. Caz var Siyah estetiğin özünde: 30'larda Beyaz toplumsal organizasyonlarca Amerikalılara mal edilen, ama popülerleşip resmi kültür tarafından küçümsenen, Afro-Amerikan sanatın en özgün biçimi Caz.
          1920 yılındayız. Amerika'da yeni, tuhaf bir çağ başlamaktadır. Dünyaların genişlemeye, kültürel değerlerin katılıklarını yitirmeye, kadın-erkek ilişkilerinin gün ışığına çekilmeye yüz tuttuğu bu gün­lerde, köleliğin kaldırılmasından sonra uzun yıllar öksüz çocuk muamelesi gören, kültürel açıdan yitik bir azınlık olarak tanım­lanan Karalar için de bir ışık yanar. Erotizm, öfke, yakınma kokan caz, sıcaklığıyla, yalnızca Karalara ait bir müzik olmaktan çıkıp, Büyük Savaş'tan artakalan ve Yitik Kuşak olarak adlandırı­lan siyahlı-beyazlı gençliğin ortak dili olur. Bu günlerin dil­lerden düşmeyen bir şarkısında Bessie Smith şöyle diyecektir:
          Evlenmek istemem ben, bağlanmak istemem
          Bir kadeh rakım olsun, her şeyin üstesinden gelirim     Uzun ve yapyalnız bir yol bu, ey          Tanrı bir sonu olmalı
          Ben dişli bir kadınım, bir sürü erkek elde edebilirim.
          Cennetin bir de öbür yüzü vardır. Dünya döne dursun, bu kimilerine göre delice, kimilerine göre yenice yaşam biçemi de 29'daki ekonomik bunalımdan nasibini alır, ve tam ortasından çatlayıverir. Yitik Kuşak yerini gelecek kaygısı içinde iş peşinde koşturan, toplumsal, ahlaksal konulara ilgi duyan, çekin­gen, silik bir kuşağa bırakırken, kedi kızgın damdan gettho'lara doğru yol alır: Rengi de iyisinden kara mı kara olmuştur yeniden. Bu günlerde meydan bağnazlarındır. Aşkmış, meşkmiş dile bile gelemez hiçbiri. Yasaklar dönemi başlamıştır. Karalara da umacı gözüyle bakılıyordur. Yasaklar neye yarar, yasaklananların tadını arttırmaktan başka: Aşk da, meşk de, Karalar da gizliden gizliye sürdüredururlar yaşamlarını loş ortamlarda.

          Uzatmayalım, toplumsal yapı altından üstünden değişime uğramıştır. Bundan böyle gözde olan tutucu Beyaz çoğunluktur. Arzı, talebi belirlenmiş eğlence endüstrisi de Karaların cazını bu sefer beyaz giysilerle, farklı bir kişilikle Amerikan toplumu­na sunar. Swing Dönemi olarak bilinen bu yıllarda cazın, birkaç Siyah otantik grup dışında (Ellington, Bassie) sulandırılmış, ticari amaçlı bir tür dans-klüp müziğine dönüştüğünü görüyoruz.
          Cazın kültürel emperyalizmin bir sömürü nesnesine dönüşmesiyle, kendisini ifade edemeksizin yok olma tehlikesiyle yüz yüze gelen Siyah estetik, çözümü varoluş koşullarını da belir­leyecek olan Bebop'da bulur: 40'larda bir Kara milliyetçilik furyası içinde açığa çıkan Bebop'da. Kedi torbadan fırlamıştır: "Öyle bir şey yaratacağız ki çalamadıkları için çalamayacaklar!!!, araklayamayacak­lar."

          Araklanması, tartaklanması güç, zengin ritimlerle süslü, kasıtlı bir ahenksizlik içeren, karmaşık ve deneysel doğaçlama­lardan oluşan Bebop, öylesine yeni, öylesine şaşılası bir uyum evrenini dile getirir ki şapkamızı çıkarmadan geçemeyeceğiz.
         
          Beyaz efendi böyle düşünmüyor olsa gerek; Amerikan Müzisyen­ler Federasyonu kepenklerini indirir. Bebop dışarda kalmıştır. Plak kaydı yasaklanır, ta ki 1943 güzüne kadar.

          Yasaklar...
          -- Kedi Kara, Kedi Çirkin, Uğursuz Kedi-- Caz
          Ama Kara olmalıdır, Kara kokmalıdır Bebop. İnanırlar ki "en doğru masal anlamadan korktuğumuzdur"; korkutmalıdır Bebop, anlaşılmaksızın.

          Kendisi olana, özgün olana yol aladursun, toplumsal, siyasal giysilerinden arınık tüm çıplaklığıyla Bebop, müziğin tüm içsel kısıtlamalarına özgürlük adına, içtenlik adına başkaldırır. Kimileri bunu cazdan bir kopuş olarak niteleyecektir. Kimilerine göreyse tuhaf tavırlarından, uyuşturucularla olan haşır- neşirliğinden ötürü kapitalist yaşamın cüzzamlısıdır o.
          Ama Bebop treni kalkmıştır, yakalayan yakalar. Rönesans'ın estetik bireyciliğine benzer bir tutum gösteren Bebop'la Karalar sanatçı payesini edinirken, Kara sanat da ilk kez kendisini ifade edebileceği, kendi estetik kuramını geliştirebileceği bir yol bulmuş olur.
         
          Kara estetiğin bu prima donna'ları genç beyaz bir kuşağı da derinlemesine etkileyecektir. Beyaz Amerika'ya, Kara kültürün yok edilmesine tepkinin çocuğu olan Bebop'un nasıl olup da beyaz gençlere esin verdiğinin öyküsü ilginç mi ilginç. Dile dola­dığımız kuşaksa Beatniklerden başkası değil. Yüzeyde görülen farklılıklara karşın, Karaların Bebop'uyla benzer bir itkiyi paylaşır Beyaz Beat. Ama biraz farkla. Varolan sisteme başkaldır­mak yerine, benimsemekte güçlük çektiği Amerikan yaşam biçimine sırt çevirir ve içe kapanık bir tavır geliştirir. Öte yandan, varoluşunun somut açmazında bebop'la özgürleşen kara kültür Beat yapıtlarında idealleştirilirken, beatnikler yeni bir mit yaratır­lar: "White Negro". Beatnik kralı Jack Kerouac şöyle diyecektir:
          "Leylak rengi bir akşam bütün kaslarım ağrıyarak Denver'da zencilerin mahallesindeki 27. ve Welton caddelerinin ışıkları boyunca yürürken beyazların dünyasının bana sunduğu sevincin, canlılığın, heyecanın, karanlığın, müziğin ve gecenin yeterli olmadığını düşünerek zenci olmayı istedim".

          İmdi, bebop yaşamından kısa bir kesit vermenin zamanıdır. Çokluk bir gece yaşamıdır bu. Bizim gece kuşları da yalnızca düşlere dalıp, yani boyuna sanrı üretip yeni uyum evrenleri peşinde koşu tuttukları vakit kendilerine gelirler. Bizde yok onlarda varmış: Huxley'in bahsettiği sezginin sımsıkı kilitli kapılarındaki aralanmaları LSD, haşhiş, eroin ve pek kutsal peyote mantarına başvurarak yaparlar. Zaman göstergesinin kısın­tıya uğradığı, yürek sesinin devreye girdiği anlardır bunlar. Diyeceğimiz anlık şiirlerdir. Bitnikleri en çok çeken de bebop'un bu içten fışkıran coşkusallığıdır.
          Uyuşan zihnimizi açmak için bir şiir gelsin mi,
          I want to be considered a jazz poet,
          blowing a long blues in an afternoon jam
          session on Sunday. I take 242 choruses;
          my ideas vary and sometimes roll from
          chorus to chorus or from halfway through
          a chorus into the next.
                                                Mexico City Blues -Jack Kerouac, 1959.

          Bebop'un yürek sesine kulak verip çıkardığı iç gıcıklayıcı tiz ses beatniklerin öznel yaşantılara öncelik vererek, yaşadık­ları çelişki ve gerilimler içinde, nesnel başarılardan çok yaşamda bir anlam bulmaya (ya da evreni derinlemesine algılamaya) yönelik çabalarına renk katar. Özgürlük arayışları, gerek yapıt­larında, gerek yaşantılarında, içten geldiği gibi, anlık olarak ortaya çıkan Bebop'un yaratıcı gücünden olabildiğince etkilenir.

          Ve kaçınılmaz son.
          Bebop da Beat de sessizce sahneden çekilir.
          -----------
          Bebop, Kara Bop, sertçe kınar cazın, kara kültürün beyazlaşmasını. Ama unutulmamalıdır ki onun bu sert tutumu, aslında farklılıkları yadsıyanlara, dışardakilere yaşam hakkı tanımayanlara yöneliktir. Herkesin dilediğince yaşamasını ister o. Zorda kaldı mı da diretir: Yaşam hakkı bir seçim sorunudur, özgürce seçilmelidir, yaşanmalıdır. Kapıysa herkese açıktır. Caz, bugün açık bir kapı olarak, eşiğinden ötelere geçmeyi isteyenlere yaşamı anlatmaya, yaşatmaya çabalıyorsa bunu Bebop'a borçludur büyük ölçüde.

          Kapının eşiğinde bir uyumsuz: Beat. Ömrü uzun olmasa da bir soru işareti bırakmış ardında. Bir de ünlem, üç noktalı. Bir de... Kim bilir?
          Ama Bebop'un, Beat'in kısa öyküleri yeterince anlatılamaz. Olsa olsa, süregelen, süreduran bir oyunun farklı yansılarıdır bunlar, kısa küçük oyuncuklar.

          Kumdan kaleler gibi. Özene bezene. Ya da değil. Çok sürmez, yiterler. Yaşamda da bundan öte bir şey yok derim ben kendi adıma. Yapın kumdan kalelerinizi ve bırakın eriyip gitsinler. Nasılsa arzulayacaksınız yeniden yapmayı. İşte harikulade olan da bu.


And so castles made of sand melt into the sea,                                                                 eventually.                                                                                 Jimi Hendrix